Garip bir pırıltı yayar etrafa. Bu pırıltının nereden geldiğini anlamazsınız. Baştan aşağı sarar sizi. Bir masaldan yapılmış gibidir sanki. Hiçbir şeye hayır demez…Her şey kabulüdür… Sizinle bütün uzak yollara çıkmaya hazırdır. Öyle yorgun düşmüşsünüzdür ki önünüze çıkarılan engellerden tutarsınız hemen size uzattığı elini ve hiç bırakmak istemezsiniz….O el ki o güne dek yaşadığınız tüm hasretlerden yapılmış gibidir…Öyle güzel gülümser ki, bu gülümseyiş çocukluğunuzdan o güne dek içinizde taşıdığınız bütün mahrumiyetleri bir anda ışığa boğar. . Öyle bir ışıktır ki bu kalbinizde gizli bir ölüm gibi sakladığınız o uçurumu bir anda görünmez kılar…
Sizi tutan elini hiç bırakmayacağına inanarak bu uçurumun üzerine usulca bırakırsınız kendinizi…Bir anda dünyanın iyi ve yaşanılır bir yer olduğunu düşünmeye başlarsınız…Siz yıllardır kendinizi dört bir duvarın içinde tutsak hissederken sihirli bir el duvarlarınızın içindeki kapıları birer birer açmaya başlar… Dünyanın ne kadar büyük, gökyüzünün ne kadar geniş olduğunu görüp, şaşarsınız buna. Ve hiç hayıflanmazsınız neden onca yıl bunu far edemediğinize…Geç de olsa gelmiştir ya o ışık, tutmuştur ya o elinizden, bir anda silinir o çileli geçmişiniz.. Kötü, acı, ürkütücü ne yaşamışsanız o şefkat dolu tebessüm tarafından bir bir temize çekilir..O hayat hikayeniz bir bir temize çekilir…Üzerinizden korkunç bir yük kalkmıştır sanki… Birisi hayatınıza girmiş sizin yerinize acılarınızı, unutmak istediklerinizi, pişmanlıklarınızı alıp sizden uzaklara, bilinmezliklere götürmüştür..Çocuklaştırmıştır sizi adeta…Sizi zırhlarınızdan , korkularınızdan soymuştur…Sizi aslında neyseniz o hale getirmiştir.. Uzun yıllar önce, belki de bu dünyada hiç var olmadan önce ait olduğunuz yere göndermiştir…Varlığınızın öbür parçasıyla buluşturmuştur sizi…Daha doğmadan önce nereden ve nasıl koptuğunuzu göstermiştir size…Bu yüzdendir işte onunla sevişirken kendinizi tutamayıp ağlayışınız…Kopuk, köksüz bir parça değilsinizdir artık bu dünyada…Bir yer vardır size ait, onu yıllardır bu kadar derinden özlemeniz boşuna değildir…İşte o bunu kanıtlamıştır size…Belki de ilk kez ölümden hiç korkmadığınızı hissedersiniz…Çünkü artık ölünce nereye gideceğinizi iyi bilirsiniz: Varlığınızın o koptuğu yere.
Artık her yer size aittir. Gitmediğiniz, görmediğiniz yerler bile…Öldükten sonra binlerce kez yeniden doğacağınızı hissedersiniz. Sonsuz bir döngüdür zaman, nereye gitseniz hep elinizden tutacak olan…Hiç beklemediğiniz anlarda sizi düşlere boğacak olan.
Gördüğünüz her insan sizden bir parçadır. Dokunduğunuz her şey kaderinizi taşır.. Dünya avucunuza alıp sıktığınız sıcacık bir taştır..O taşta yaşamın nabzı atar… Masumiyetiniz hayatın en çocuk halidir. Avucunuzda sıktığınız o taş soğumasın diye masumiyetinizi hayatın ayakları altına serersiniz.
O taş soğumasın diye size kendinizi böyle yüce, böyle kusursuz, böyle iyi hissettiren insanın ayakları altına serersiniz masumiyetinizi…
Sizin gibi herkes nereden koptuğunu görsün ve kendisini dört duvarın içinde bir tutsak gibi hissetmesin diye o masum kanınızı akıtırsınız sizi teslim alan o ışığa doğru… Artık kimse ölümden korkmasın, kendisini yalnız, dışlanmış, çaresiz hissetmesin diye kalbinizi çıkarıp teslim edersiniz ona…
Sınırlarınız silinir ve benliğiniz onun benliğine doğru akmaya başlar. Benliğinizin aktığı yerden gerçek bir şey beklemeye başlarsınız. Gerçek bir sevgi, gerçek bir acı, gerçek bir özlem…..Elinizde içinde hayatın nabzı atan o sıcacık taşla hep beklersiniz…Gerçek bir ses , bir yankı, hakiki bir cümle…Ama nedense gelmez…Bir süre beklersiniz ve beklediğiniz gelmeyince o gözünüzü kamaştıran ışığın nereden geldiğini araştırmaya başlarsınız. Ve o ışığın geldiği yer ararken kendinizi hiç tanımadığınız, hiç bilmediğiniz yerde bulursunuz…Kendi dört duvarınızdan çıkmış, size bütün odalarını açtığını düşündüğünüz insanın uçsuz bucaksız boşluğuyla karşılaşmışsınızdır…Aslında böyle biri yoktur. Hiç olmamıştır… Masumiyetinizin kanı ayaklarınızın altıdan boşluğa doğru akarken gerçek olmayan birine aşık olduğunu anlarsınız.
Ve artık çok geçtir…Geriye, o dört duvarınıza dönemezsiniz. Masumiyetinizin kanı onun boşluğuna doğru akmaya başlamıştır bir kere…Artık o eski kendiniz değilsinizdir….Bir kere o boşluğa kapılmışsınızdır ya, onun gerçek olduğuna kendinizi inandırabilmek için daha da ileri gidersiniz. Onun bir yalan olduğunu düşünmek size çok ağır gelir. O bir yalan olamaz, çünkü doğmadan önce nereden koptuğunuzu göstermiştir size…Dünyayı avucunuzda sıktığınız sıcacık bir taş gibi hissettirmiş, ölümden korkmamayı öğretmiştir…
Sizi zırhınızdan soymuş, çocuklaştırmıştır…O ışıklı tebessümüyle hayat hikayenizi temize çekmiştir, üzerinizden o çileli yükü kaldırıp geçmişinizle sizi sonsuza dek barıştırmıştır…
Bunu nasıl başardığını anlamak için onu daha çok tanımak istersiniz, işte o zaman boşlukta sonu gelmeyen bir yolculuğa başlamış olursunuz… Çünkü karşınızdaki insanın gerçek bir benliği yoktur. Çocukluğundan itibaren onu yetiştiren insanların baskılarından kurtulabilmek ve onların beklentilerine uyabilmek için ya da bu hayatın koşullarında ayakta kalabilmek için hep birbirinden farklı benlikler oluşturmuştur..
Bu benliklerin hiçbirisi kendisine ait değildir… Bu yüzden anlaşılabilme umudunu çoktan tüketmiştir. Onun tek derdi, başkaları tarafından beğenilmek ve onlar tarafından onaylanmaktır. Bu yüzden hep diken üzerinde, hep gergindir…
Sevilebilmek için girmeyeceği kalıp, yapmayacağı şey, oynamayacağı rol yoktur. Kendisi olarak yoktur bu dünyada.. Başkasının hayranlığıyla ilgisiyle var edebilir kendisini ancak…
Sevilebilmek için aslında hiç olmayan varlığını silmiştir. Başkalarından gizlediği boşluğunun arkasında yaşar hep.
Ömründen düşmüştür kendisi..Bu yüzden hiçbir zaman yalnız kalamaz.. Çünkü yalnız kaldığında o büyük boşluğuyla yüz yüze gelir ve onunla ne yapacağını bilemez. Bu büyük boşluğu başkalarının sevgisi ve hayranlığıyla doldurmaya çalışır. Ne kadar çok insan ona ilgi ve hayranlık duyarsa kendisini o kadar az yalnız hisseder. Ama boşluğu o kadar büyüktür ki hiçbir sevgi, hiçbir hayranlık yetmez ona .. Hep daha çok hep daha yeni insanlara ihtiyaç duyar..
Bu yüzden hayatına giren kimseyi oradan çıkartmak istemez. Elini uzattığında hemen onlara ulaşmak ister.. Sevilebilmek için kendisini öyle silmiştir ki, ne kendisini sevebilir, ne de hayatına girenleri…Sevilmek için ne kadar uğraşırsa kendisinden ve onu sevenlerden o kadar uzaklaşır…
Sevilebilmek için ne kadar uğraşırsa o kadar çok yüz edinir kendisine. Hiçbiri kendisine ait değildir. Birbirinin yedeğidir bu yüzler..Onun için her şey mümkündür, çünkü hiçbir şey gerçek değildir…. Bu yüzden vaatlerinden kolayca vazgeçer… Bu yüzden hiçbir sevgi, hiçbir özveri, hiçbir fedakarlık, hiçbir gözyaşı onda iz bırakmaz… Boşlukta neyin izi kalabilir ki………..
Size söylediği aşk sözlerinin hemen hemen aynısını hiçbir suçluluk duygusu duymadan hayatındaki diğer insanlara da söyler… Çünkü onun gözünde hiçbirinin diğerinden farkı yoktur.. Hepsi onun o büyük boşluğunu doldurmakla görevli insanlardır sadece. Onların aynasında kendisini daha güzel, daha vazgeçilmez görmek ister sadece..
Sizinle baş başa kaldığında hep sizi daha çok sevdiğini söyler. Diğerleriyle başından bir türlü atamadığı, baskılarından rahatsız olduğu insanlardır…Onlarla olduğunda ise sizin için aynı şeyleri söyleyecektir…Ona olan sevginizden, ona duyduğunuz bağlılıktan rahatsız olduğunu, sizi başından bir türlü atamadığını söyler onlara da… Hem de aynı cümlelerle…
Çünkü onun için bu dünyada kendisinden başka kimse yoktur.O büyük boşluğundan başka hiçbir şey önemli değildir..Bu boşluğunu başkalarıyla paylaşamayan ne kadar çok insan olursa hayatında kendisini o kadar önemli, o kadar vazgeçilmez hisseder
Kendisi olmadığı ve birisini gerçek anlamda sevemediği için farkında olmadan düşmanca duygular biriktirir içinde. Bu düşmanca duygularını karşındakilere yansıtamadığı için kendisine yöneltir. Kimseyi sevmediği için kendisini de sevemez. Bir boşluk nasıl sevilebilir ki…. Durmadan değişen maskeler nasıl benimsenebilir ki!..
Kendisini ve hayatına girenleri sevmediği için hep eksik, hep kuşkuda, hep güvensizdir…
Gerçekten bağlanamadığı ve gerçek bir ilişki yaşayamadığı için hep terk edilme korkusu içinde yaşar. İlişkiye girdiği insanlardan hep saklar o boşluğunu. Boşluğunun arkasına gizlenip oradan onları seyreder. Sınıflandırır, yargılar, kendisinin ne işe yarayacağını düşünür…
Hayatına giren insanı farklı bir kişiliği olan, ayrı bir varlık olarak düşünemez. Hemen onu o büyük boşluğunun içine alır.
O artık başkası değildir. Ona hayran olmakla yükümlü, o doymak bilmez sevilebilme ihtiyacını karşılamak zorunda olan herhangi biridir. Biride değildir, bir nesnedir sadece. Boşluğunun bir uzantısıdır…
Kendisine güvenmediği için kimseye güvenmez, kimseye gerçekten inanmaz. Kendisi ilkesiz ve değersiz olduğu için karşısına çıkan herkesin ilkesiz ve değersiz olabileceğini düşünür.
Kimseyi gerçekten sevemediği için kendisinin de gerçekten sevilebileceğine inanmaz.
Bu yüzden hayatına giren insanların yaşamlarını, davranışlarını durmadan kontrol altında tutar. Sevildiğinden hep kuşku duyduğu için yapar bunu. Kendisin hayatına giren insanlara nasıl davranıyorsa, nasıl roller yapıyor, nasıl yalanlar söylüyor, onların sevgisini nasıl kullanıyorsa, karşısındakilerden de aynı şeyleri göreceği korkusu için de yaşar. Onları sürekli kontrol altında tutması, sevildiğinden daha çok emin olması içindir…Yaşadığı o derin güvensizlik sonucu çevresi, ona hayran olanlar, onu sevenler üzerindeki kontrolünü kaybetmemek için harcar bütün enerjisini…Hep telaşlı bir kaygı içinde yapar bunu.
Belli etmeden izler hayatına girenleri. Mahremiyetlerine tecavüz eder. İlgileri, hayranlıkları hep kendi üzerinde tutmak için uğraşır…Hayatına girenlerin üzerindeki kontrolü yitirmekten delice bir korku duyar…Çünkü onlar üzerindeki kontrolü yitirmek o büyük boşluğunu dolduran hayranlıklarından, ilgilerden yoksun kalması demektir…
Bu ilgileri, bu hayranlıkları ayakta tutabilmek için hep genç kalmak, çekici, hep güzel olmak zorunda hisseder kendisini…Bu yüzden durmadan dış görünümüyle uğraşır…
Hayatına girenler üzerindeki denetimlerini kaybetmekten ne de o kadar çok korkarsa, bedenleri üzerindeki kontrolü kaybetmekten de o kadar korkar…Yaşlanmaktan ve ölmekten korktuğu kadar…
Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir bütün olamaz o . Çünkü kökleri yoktur…Kaybolmuştur. Ve onu tanımaya, onun gerçek bir yanını aramaya çalıştıkça siz de kaybolduğunuzu hissedersiniz…Onun boşluğu size de geçer…Kendiniz hakkında bildiklerinizi unutur, hayatı, gerçekliği elinizden kaçırmaya başlarsınız…O varlığını nasıl silmişse, nasıl ömründen kendisini düşmüşse siz de onu sevmeye, tanımaya çalıştıkça varlığınızı öyle silmeye başlarsınız…Umutlarınızdan, hayallerinizden, beklentilerinizden birer birer vazgeçersiniz.
Nasıl onun geçmişi ve geleceği yoksa, sizin de geçmişiniz ve geleceğiniz ellerinizden öyle kayıp gitmeye başlar…Zamansız bir şimdide kalakalırsınız.
Bir gün gerçek yüzüyle çıkıp gelsin ve size kendisini bütün dürüstlüğüyle anlatsın istersiniz…Ama bir türlü o yüzüyle gelemez. Çünkü gerçek bir yüzü yoktur…Nasıl gerçek kişiliği yoksa…Bu yüzden o hiçbir zaman gerçek bir acı, gerçek bir özlem yaşayamaz…
İşte buna inanmak istemezsiniz…Siz onu o kadar derinden severken onun sizi aslında hiç sevmemiş oluşuna bir anlam veremezsiniz…İsyan etmek gelir içinizden bu duruma…Boşluğuna doğru bağırmak istersiniz…Oradan anlamlı bir ses, bir yankı, hakiki bir cümle duymak istersiniz…Ama duyamazsınız…Boşlukta sadece o çaresiz sesiniz, kimsesiz kalmış sevginizin kanayan çığlığı duyulur sadece…
Peki hiç direnmeden kapıldığınız o pırıltı, o ışık nereden gelmektedir?..O size dünyayı avucunuzun içindeki, sıcacık bir taş gibi hissettiren yaşama arzusu nasıl uyanmıştır içinizde?
Size daha doğmadan önce varlığınızın koptuğu yeri gösteren o ilahi gücün sırrı nedir?...
O ışık boşluğa çarpıp dönen içinizdeki ışıktır aslında. Var olamayan bir şeyden yine size dönen bir yansımadır sadece hissettiğiniz. Size o ilahi gücü kazandıran boşlukta kaybolmamak için yine gelip size sarılan o yaralı sevginizdir.
Her şey içinizde olup bitmiştir aslında. Ayın karanlık yüzünde seyrettiğiniz onun değil, masumiyetinizin kanıyla aydınlattığınız kendi yüzünüzdür.
Nefret bile edemezsiniz o boşluktan…Bir boşluğa nefret duyulur mu hiç…
İçinizden bir ses;düşünme artık onu, der; dön evine, yeter kaybolduğun, dön artık kalbine…
Ve o an hissettiğiniz, gerçekten bir aşka duyduğunuz özlemin hiç olmadığı kadar çoğaldığıdır sadece…
En uzun gecede doğdun sen,
ıslak, karanlık, herkesin kendi yalnızlığına çekildiği…
Annen söylemişti karanlık bir gecede,
Bu kızın yüzü hiç gülmeyecek diye.
Güzelliğin umutsuz gecelere rakip gibi büyüdü,
Sen güzelleştikçe hayat dönüp dönüp,
doğduğun o ıslak, uzun o karanlık geceye gelip durdu.
Beni seçmenden belli.
O uzun, ıslak o karanlık gecemde yıllardır duruyordum ben de.
Aşk diye soruyordun
İki yara demiştim ya, işte değdi…
|
Bazen |
|